İspanya karşısında yaşadığımız mağlubiyet, sadece skor tabelasında değil, zihnimizde de ağır bir iz bıraktı. Bu maç bize bir şeyi çok net gösterdi: rakibin oyuncu kalitesiyle, bizim oyuna yaklaşımımız arasındaki uçurum.
İspanya öyle bir oyuncu zenginliğine sahip ki, sahaya sürmedikleri isimlerden bile ayrı bir milli takım çıkarabilirsiniz. Bu ikinci kadro dahi, büyük turnuvalarda şampiyonluk potasına girecek kadar güçlü. Özellikle Yamal ve Nico Williams’ın enerjisi, Pedri’nin oyun aklı birleştiğinde, top adeta bir sihirbazın ellerinde dolaşıyor. Pas zincirleri öyle akıcı ki, bir anlığına 2011’in Barcelona’sını izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.
Bizim tarafımıza gelince… Sahada en büyük eksik “temas”tı. İspanya’yı durduramamak anlaşılır, ama onları bu kadar rahat bırakmak kabul edilemez. İlk düdükten itibaren fazla yumuşak, fazla kırılgan bir görüntü verdik. Savunmamız dönen her kornerde dengesiz yakalandı, orta saha merkezinde boşluklar hiç kapanmadı.
Montella’nın tercihleri de soru işareti yarattı. İlk yarıda oyunun kontrolünü tamamen kaybetmişken, devre arasında radikal hamleler beklenirdi. Ama ikinci yarıya neredeyse aynı kadro ile çıkmak, takımın kırılganlığını daha da artırdı. Hele ki farklı bir santrfor profili kadroda olmayınca, geriden vurulan uzun toplar sürekli rakibe hediye edildi.
Buradan sonrası için gerçekçi bir hedef koymak şart. Liderlik ihtimali kalmadı, artık amaç ikinci sırayı korumak ve play-off’a hazırlık yapmak olmalı. Fakat oraya giderken de kalan maçlarda puan kaybına tahammülümüz yok. Minimum 12 puan, torba avantajı için kritik.
Elbette bu ağır yenilgi can acıtıyor. Ama genç futbolcuları tamamen yıkmak, en büyük hata olur. Onları eleştirmekle, sahipsiz bırakmak arasında ince bir çizgi var. Bizim görevimiz, onları daha sağlam bir zemine taşımak.
İspanya bize ne kadar yolumuz olduğunu gösterdi. Bu tabloyu görmek üzücü, ama aynı zamanda doğru adımlar için bir fırsat. Yeter ki cesur olalım ve sorunlarımızı ertelemeden çözmeye başlayalım.
