Haftalardır bizzat Başkan İlhami Alparslan tarafından yapılan çağrılar sonunda karşılık buldu. Küskün, kırgın ya da vazgeçmiş demeden tüm camia kenetlendi ve uzun yıllar sonra bir maç ilk kez kapalı gişe oynandı.
Daha önceki yazılarımda tribünlerin neden dolmadığını incelerken şunu söylemiştim: “Kırılma noktaları ve yüksek beklentilerin sonu hep hayal kırıklığı oldu. İnsanlar artık yeni hayal kırıklıkları yaşamak istemiyor; sürekli aynı şeyleri tecrübe etmekten bıktılar.”
Buna rağmen, geçen hafta son dakikada gelen o harika geri dönüş, kulübün “diriliş” dönemindeki Tuzlaspor maçına benzetilmiş ve camiada yeniden aynı ruhun canlanacağı beklentisi oluşmuştu.
Maç öncesi dostlarla sohbet ederken, yıllardır sosyal medyada paylaşılan o meşhur röportaj videosu geldi aklımıza… Tüm şartlar uygun, heyecan yüksek, taraftar tribünleri doldurmuş; yani her şeyden önce kazanılması gereken bir maç. İşte tam da bu yüzden “kaybetme ihtimalimiz oldukça yüksek” diye düşündük.
Öyle de oldu.
Ligin başında oluşan durum ve beklentiler defalarca konuşuldu, yazıldı; tekrar etmeye gerek yok. Ancak başarıya bu kadar yaklaşmışken, tüm ipler elinizdeyken ve son yılların en büyük taraftar desteğini arkanıza almışken sahada gerekeni yapamamış olmak, gerçekten büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Son yıllara baktığımızda Ankaragücü, kritik süreçlerde hiçbir zaman kendi göbeğini kendi kesemedi. Hep farklı maçların sonuçlarına bağlı olarak gelişen ve sonunda hüsranla biten süreçler yaşadık.
Yine benzer bir noktadayız.
Son üç maçını kazansa, başka hiçbir sonuca bakmadan kendini play-off hattına taşıyabilecek olan takım, şimdi yine rakiplerin skorlarını beklemek zorunda.
Bu değerlendirmeleri haftalar öncesinden yapmıştım. Rakip olarak Şanlıurfaspor’u işaret etmiş; Ankaragücü tüm maçlarını kazanırsa, Urfa’nın mutlaka puan kayıpları yaşayacağını öngörmüştük. Nitekim öyle de oldu. İnegöl maçında alınan mağlubiyet rakibi tekrar umutlandırsa da Ankaragücü için play-off iddiası hâlâ ciddi bir boyutta devam ediyor.
Özellikle önümüzdeki hafta ikinci sıradaki Muğlaspor ile oynayacak olan Urfaspor, ardından bir diğer Ankara takımı olan Sincan Belediye Ankaraspor karşısına çıkacak. Yani fikstürleri hiç kolay değil. Ankaragücü son iki maçını kazanırsa, play-off şansı hâlâ oldukça yüksek.
Ancak dünkü oyunda; kadro yetersizliği, sakatlar ve cezalılar nedeniyle tercih edilen isimler ile ortaya koydukları performans insanları düşündürdü.
Atakan’ın durumu bir formsuzluk mudur, yoksa kapasite meselesi midir bilemiyorum. Ben, kapasitesinin bu kadar olduğunu düşünenlerdenim. Çok genç bir oyuncu ama maalesef durum ortada. İşte bu yüzden, önümüzdeki haftalar için beklentiler —geçmişteki hayal kırıklıklarının da etkisiyle— oldukça düşük tutuluyor.
Yine aynı döngü: Heyecan, beklenti ve sonunda hayal kırıklığı… Öyle bir noktaya geldik ki, sanki başkan saha sonuçları dışında bir yerlere gidip puan ekletecek ve Ankaragücü’ne lig atlatacakmış gibi bir algı oluşturuldu. Her konuda siyasi ilişkiler ve nüfuz meselesi gündeme getirilip; “puan ekletip rakiplerden puan sildirerek başarı sağlayacaklar” denmesinden korkmaya başladım.
Yukarıda belirttiğim gibi; beklenti bu kadar yüksek olunca, sonundaki hayal kırıklığıyla birlikte herkes bir yerlere saldırmaya başladı.
Son dönemin günah keçisi olarak 44. Yönetim’e yükleneni de gördüm; maddi sorunları çözerek büyük bir özveri gösteren mevcut yönetimi “hainlikle” suçlayanı da…
Taraftar gruplarına kızan da var, takımı bu duruma getirdiği için teknik ekibe öfkelenen de…
Maalesef her şeyi uçlarda yaşayan, heyecanı yüksek ama olayları doğru okuma yetisi zayıf bir topluluk haline geldik.
44.Yönetim’e hakaretler yağdırıp bugün play-off potasında olmamamızın tek suçlusu olarak onları görenlerin; bu takımı kuranın ve bu teknik heyete görev verenin yine onlar olduğunu görmemesi garip…
Mevcut yönetimin, “paralı” denilen sözde Ankaragüçlülerin kaçtığı bir dönemde elini taşın altına koymasını ve “düşer” denilen takımı play-off hattına getirmesini görmemek ise bir o kadar tuhaf…
Teknik heyetin yeterliliğini ayrıca tartışabiliriz; eleştiri en doğal haktır ve bazı konularda ben de eleştirilere hak veriyorum.
Ligdeki takımlar zaten sezonun ilk yarısında konumlarını belirlemişti.
Futbolcularını kaybedenler, altyapı kadrolarıyla mücadele edenler ve gücünü artırıp zirveye oynayanlar netleşmişti. Ankaragücü de bu şekillenme içinde kadrosunu son anda koruyarak, bu lig için fena sayılmayacak bir yapıyla mücadele etti.
Üstelik bu lig standartlarının üzerinde bir ödeme planı çıkarılarak oyuncuların paraları da ödendi. Bu yüzden, “ligden düşebiliriz” karamsarlığını bir haksızlık olarak görüyorum.
Ancak teknik ekibin “mucizeler yarattığını” söylemek de abartılı olur.
Ankaragücü; Adana 01, Urfa, İnegöl, Batman ve Elazığspor gibi direkt rakiplerine karşı oynadığı toplam 30 puanlık maç trafiğinde sadece 9 puan alabildi. Puanların büyük çoğunluğu alt sıralardaki takımlardan toplandı. Yani biraz “ısıran” bir rakip karşısında Ankaragücü çokta başarılı olamadı.
Bu nedenle, sezon ortasında alacaklarını isteyerek ayrılmak için ihtar çeken oyuncuları bir arada tutan ve takımı buraya getiren tek başarı, İlhami Alparslan ve yönetiminin başarısıdır. Bunun dışındaki tüm uç düşüncelerin abartı kanaatindeyim.
Son iki maç…
Bütün mali planların ve projelerin üst lig üzerine yapıldığını düşünürsek, bir sezon daha bu ligde kalmak sorunların büyümesine yol açabilir.
Bu şartlarda, büyük bir avantajı kendi beceriksizlikleriyle ellerinin tersiyle iten oyuncu grubunun, umarım bu hatalarını son iki haftada telafi ederler. Elbette bu durum rakiplerin sonuçlarına da bağlı ancak şansımız hâlâ yüksek.
Koskoca bir yılın daha ömrümüzden boşa gitmesine tahammülümüz kalmadı. Umarım sezon başından beri karmaşık giden bu hikâyenin sonu yine bir hayal kırıklığı olmaz.
Zafer bu kadar yakınken, atılan imzalar karşılığını bulur ve yönetimce yapılanlar saha sonuçlarının altında ezilmez.
Dünkü taraftarın heyecanı ve tüm yıkımlara rağmen ayağa kalkma inancı, bu camianın her şeyin en iyisini hak ettiğini bir kez daha gösterdi.
Bu insanlar mevcut durumu hak etmiyor da diyebiliriz.
