Bazı maçlar vardır, skor tabelası sadece sonucu değil bir karakter meselesini de yazar. Dün gece tam olarak böyle bir 90 dakika izlendi.
Fenerbahçe için hikâye, geriye düşerek başladı. İlk yarıda topa sahip olan, oyunu kontrol ediyor gibi görünen taraf yine onlardı ama üretkenlik aynı ölçüde yoktu. Bu eksikliği fırsata çeviren Çaykur Rizespor, ikinci yarının başında bulduğu golle öne geçtiğinde aslında sahadaki dengeyi de bozdu.
Geriye düşmek, bu takım için yeni bir sınavdı. Tepki verildi mi? Evet. Doğru hamleler geldi mi? Büyük ölçüde evet. Orta saha kalabalıklaştı, kenarlar zorlandı, tempo arttı. Ve bunun karşılığı da alındı. Önce beraberlik, ardından gelen golle skor 2-1’e geldi. Üstelik rakip 10 kişi kalmış, oyunun kontrolü tamamen Fenerbahçe’ye geçmişti.
İşte tam bu noktada, iş futbolun taktik kısmından çıkıp zihinsel tarafına döner. Çünkü eksik rakibe karşı, öne geçmişken oynanması gereken oyun bellidir: sabır, kontrol ve basitlik.
Ama Fenerbahçe yine o tanıdık yola saptı.
Dakikalar 90’ı geçtiğinde, sahada bir panik havası vardı. Geriye çekilme, gereksiz fauller, topu uzaklaştıramama… Oysa yapılması gereken çok daha basitti. Topu tutmak, oyunu soğutmak, rakibi çaresiz bırakmak.
Sonrasında gelen gol ise sadece bir anlık hata değil, bir zincirin son halkası gibiydi. Bir anlaşmazlık, bir seken top ve sonuç: 90+8’de gelen eşitlik. 2-1’den 2-2’ye düşen bir takım ve tribünlerde donup kalan bir sessizlik.
Bu, tek başına bir puan kaybı değil. Bu, sezon boyunca tekrar eden bir hikâyenin yeni bölümü. Öne geçilen maçlar, son anlar, basit hatalar…
Fenerbahçe’nin sorunu bazen rakip değil. Bazen zaman yönetimi, bazen oyun aklı, bazen de o anı doğru oynayamamak.
Şampiyonluk yolunda böyle puanlar sadece kaybedilmez, aynı zamanda rakiplere hediye edilir. Dün gece de olan buydu.
Ve işin en çarpıcı tarafı şu: Bu hikâye artık kimseyi şaşırtmıyor.
