Fenerbahçe, sezonun sonunda kendi içindeki çalkantılarla baş başa kaldı. Taraftar profili bile ikiye bölünmüştü: Bazıları tribüne hiç uğramadı, bazıları ise gelip sadece izlemeyi seçti. Takım sahadaydı ama destek arkasında yoktu. Beklentilerin karşılanmadığı, umudun tükendiği bir atmosferde, oyuncular için en yıpratıcı olan, kendi evlerinde yabancı gibi hissetmeleriydi.
Seyirciyle taraftar arasındaki fark da işte burada ortaya çıktı. Gerçek destekçiler eksikti; kalanlar ise futbolcunun attığı gole bile tepkiliydi. Kutlama beklerken protesto geldi. Gelmeyenler sessiz bir mesaj vermişti, gelenler ise tepkilerini sahadaki oyuncuya yönelterek bir başka mesaj iletti. Eleştiri elbette olacak. Kimse susmak zorunda değil. Ama mücadele devam ederken sırt dönmek, aidiyetten çok uzak bir refleks.
Bu süreçte sorgulama sadece tribünlerde değil, içeride de başlamalı. Bazı oyuncular kendi performanslarını objektif şekilde değerlendirmeli. Teknik adam Mourinho’nun “Hiçbir zaman futbolcularımı suçlamadım” sözü, aslında bir geri çekiliş değil, sorumluluğu başkasına yıkma biçimi gibiydi. Oyundan çıkan futbolcusuna sarılması da sahadaki tablonun mimarının kendisi olmadığını ima eder gibiydi. Oysa gerçek, bu kadar basit değil.
Artık Fenerbahçe camiası soğukkanlı davranmalı. Hesaplaşma bugün değil, zamanı gelince yapılmalı. Ali Koç ve yönetimi kongre sürecine giriyor. Bu kararı almalarındaki temel etken, tribünde yükselen homurtular ve kulübün başına getirilen büyük isim. Gelinen noktada, duygularla değil sağduyuyla hareket etmek şart. Öfke bir kenara bırakılmalı, oy sandığı beklenmeli. En azından takım, bu çalkantılı dönemde biraz olsun nefes alabilmeli.
