Uzun zamandır İmalat-ı Harbiye ile ilgili araştırmalarım var. Nasip olursa bunu uzun bir makale veya kitap olarak sizlere sunmayı düşünüyorum. Dedik ya, nasip.
Gazi Kovan hikâyesini çoğumuz biliriz. O hikâyeyi ilk okuduğumda, çok ağlayan biri olmasam da, gözümden istemsiz yaş aktığını fark ettim!
Bilmeyenler için kısaca bahsetmem gerekirse;
“Gazi Kovan”; Türk Kurtuluş Savaşı sırasında 1.5 yıl içerisinde, İmalat-ı Harbiye’nin atölyelerinde, tam 8 kez doldurulmuş ve 9 farklı cephede tekrar tekrar kullanılmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan 101 pare top atışında, en son atış Gazi Kovan ile yapılmıştır.
Bu manevi değeri çok yüksek olan Kovan, şu an Yenimahalle/ Emniyet Mahallesindeki MKE Sanayi ve Teknoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Bahse konu Gazi Kovan, İmalat-ı Harbiye’yi simgesel olarak temsil etse de, size daha farklı bir olay yazacağım.
- Dünya Savaşı bitmiş, Mondros Anlaşması gereği, Ordumuz (fiilen) dağıtıldığı için geriye tamamen savunmasız bir Anadolu kalmış ve emperyalistler Mondros’a istinaden işgal etmeye başlamışlardı!
Bu işgaller karşısında, Gazi Mustafa Kemal önderliğinde, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde işgale karşı ayaklanmalar başlamış olsa da, modern silahlarla donatılmış işgal kuvvetlerine karşı silah ve teçhizat yetersizliği had safhadaydı!
İşte tam burada İmalat-ı Harbiye’nin asil evlatları devreye girmiş ve ellerinde olan kısıtlı imkânlara rağmen, 3 tanesi (doğu, batı, güney) olmak üzere onlarca cepheye, Anadolu’nun farklı yerlerindeki atölyelerinden silah ve mühimmat tedarik edip sevk ediyordu.
Sizlere, Gazi Kovan’ın atölyesinden başka bir atölyelerden bahsedeceğim. Eminim (beni etkileyen bu olay) sizi de etkileyecek.
İndependent Türkçe web sitesi yazarlarından, değerli akademisyen Mehmet Mazlum Çelik tarafından aktarılan yazıda;
“1853 Rus Harbinden sonra Devletimizin tüm cephanesi tükenmek üzereydi. Ne var ki, birçok silah üreticisi ülke silah ambargosu koyduğundan, silah temininde güçlükler yaşanıyordu!
Bu durumu fırsat bilen ABD, daha öncesi yaşadıkları iç savaştan arta kalan silahları (revize ederek) bize satmak istiyordu.
İç savaş sonrası zaten kıtlık süren ABD, silah vererek karşılığında gıda maddeleri almak suretiyle anlaşma yapıldı.
İlk etapta Osmanlı, 114 bin adet İngiliz yapımı Enfield tüfeğini tanesini dört dolardan ABD’den ithal etti. Bunu hemen ardından 125 bin adet Springfield tüfeği izledi.
Büyükelçimiz Bulak Beyin söylemiyle, “Avrupa devletlerinin Yunanlıları koruduğu ve bize bir sapan taşı vermekten imtina ettiği bir ortamda ABD’lilerin silahları bize adeta bedava verdiğini” bildiriyordu.
Sultan Abdülhamid tahta çıktığında da İngiliz ve Fransızların Osmanlı’ya yönelik silah ambargosu artarak sürmüştü.
Osmanlı’ya sattığı silahlarla ABD’li girişimciler silah ticaretinde muazzam bir potansiyel olduğunu fark etmişti.
Martini Henry’nin geliştirdiği bizim “Aynalı Martini” dediğimiz tüfekten on binlercesi ihraç edildi.
Batılı devletler Yunanlıları gelişmiş silahlarla donatırken Türklerin Martini tüfeklere yatırım yapmasından son derece memnunlardı.
Onlara göre ABD’lilerin silahtan anlaması mümkün değildi.
1877-78 Rus Harbinde, ABD’li tüfeklerin varlık gösterememesi Batılıların adeta içini rahatlatmıştı.
Buna rağmen Osmanlı milyonlarca fişek ve yüz binlerce silahı ABD’den almaya devam etti.
Nihayet Batılı Devletler, Yunan ordusunun bağını 1897 Teselya Savaşında çözdü
Bu plana göre modern silahlarla donatılmış, Yunan ordusu tüm Balkanlardan Osmanlıları söküp atacaktı.
Oysa Mehmetçik, elindeki ABD tüfekleriyle az daha tüm Yunanistan’ı fethedecekti.
Bu savaştan sonra bilhassa Martini tüfekleri Türkler tarafından bir çeşit milli silah olarak görülmeye başladı.”
Türkülerimizde yer edecek kadar benimsendi ve sevildi:
“At martinini Debreli Hasan dağlar inlesin
Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin
Mezar taşlarını Hasan koyun mu sandın
Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandın
At martini Debreli Hasan dağlar inlesin”
Yine değerli yazarımızın sosyal medyada bu konu hakkında yer alan görüşlerini aktarmak istiyorum;
“1919’da Anadolu’da toprağa düşen her kurşun, sadece Yunan’a değil, tarihin küstahlığına sıkılmıştı. Silah yoktu. Ama millet, Amerikan İç Savaşı’nın hurdalarıyla yeniden dirilişe geçti.
ABD’nin iç savaşından arta kalan Springfield ve Winchester tüfekleri… Batı onları çöp olarak görüyordu, Osmanlı para vererek satın aldı. Yıllar sonra o “hurda” tüfekler, Sakarya’dan İzmir’e tarih yazdı. Çünkü o silahları tutan elde “iman” vardı. Gazze’deki ellerdeki gibi!
Balıkesir’de, Denizli’de, Eskişehir’de gizli atölyelerde ustalar “ölü demiri” diriltti. Kırık iğnelerden yeni namlular dövüldü. Silah üretmiyorduk artık; irade üretiyorduk.
Dünyanın süper güçleri bize silah satmadı. Biz onların artıklarından bir millet inşa ettik. Batı’nın hurdası, Doğu’nun yeniden doğuşuna dönüştü. Amerika kendi iç savaşının artığını satarken, farkında olmadan Türk istiklalinin mühimmatını gönderdi.”
Değerli yazarımızın görüşlerini aktardıktan sonra konumuza dönelim;
Yazarımızın “Balıkesir’de, Denizli’de, Eskişehir’de gizli atölyeler” diye bahsettiği atölyeler, İmalat-ı Harbiye’nin Anadolu Coğrafyasındaki gizli/ açık onlarca atölyesinden sadece 3 tanesiydi.
Evet, tırnaklarıyla kazıyarak istiklalini kazanan atalarımıza, İmalat-ı Harbiye ustaları adeta bu ülkeye birer tırnak olmuştur.
Yani bu dilimizden kolaylıkla çıkan “MKE Ankaragücü, İmalat-ı Harbiyedir” cümlesinin öznesi olan Ustalar, ustalarımız!
Yazımın başında da dediğim gibi; İmalat-ı Harbiye konusunda yaptığım araştırmalarda birçok bilgi edindim. Edindiğim bu bilgiler neticesi, böyle bir camianın neferi olmaktan hep gurur duydum. Nasip olursa bir yazımızda da, Zeytinburnu’ndaki ana fabrika ve İstanbul’un farklı yerlerindeki silah ve mühimmatların Anadolu’ya nasıl kaçırıldığı ve rotalar nerelerdi onu yazarız!
Buraya kadar İmalat-ı Harbiye konusunda bir bilgi verebildim sanırım. Peki, başlığımız neydi? “İmalat-ı Harbiye, Gazi Kovan, Ankaragücü – Tombalacılar, İşportacılar, Malboracılar.”
İmalat-ı Harbiye, Gazi Kovan, Ankaragücü’nü anladık da, peki bu Tombalacılar, İşportacılar, Malboracılar ne? Diyeniniz olacaktır!
Değerli dostlar; bu kadar şerefli, bu kadar asil bir camianın bu gün bu ve benzeri şeylerle anılması gerekirken, nelerle anıldığı veya nasıl tanımlandığı konusunu sizin vicdanınıza bırakıyorum!
Bir tarafta, vatanı için canını hiçe sayan İmalat-ı Harbiye Ustaları! Bir tarafta, 3 kuruş menfaat için, o kutlu miras olan bu kulübe çöken, çökmeye çalışan leş kargaları!
Bu camianın geçmişine bakınca, mevcut durum sadece içimi acıtmıyor, böbreklerim, ciğerlerim, kalbim sıkıntıdan patlayacak gibi oluyor ki, eminim sizlerin de öyledir.
Her platformda, her fırsatta söyledim; MKE Ankaragücü benim için sadece bir spor kulübü değildir; ideolojidir! Vatandır!
Geçen kongrede, adeta “camia devrimi” yaşandı! Gencecik, pırlanta gibi kardeşlerimiz yönetimi devraldı. Güçleri yettiğince mücadele ettiler. En azından, mevcut durumu koruyup daha geri gitmesine engel oldular. Bu gün bazı şeylere güçleri yetmediği için, gerçek Ankaragüçlülüğün bir gereği olarak kongre kararı aldılar.
Bu nedenle başta Sn. Ercüment Tekin nezdinde, tüm (asil-yedek) Yönetim Kuruluna teşekkür ediyorum. Onları hep saygıyla anacağız.
Şimdi 23 Ekim Perşembe günü olağanüstü kongre var.
Yukarıda, şu an bahislerimize konu olan camianın asli kimliği konusunda bir tanımlama yapmaya çalıştım.
Oradan yola çıkarak;
Yok mu, sağda solda tefecileri, üç kağıtçıları aday diye pazarlamaya çalışan işportacılara karşı dur diyecek, işgalci köhnemiş zihniyetleri def edecek, bir paket sigaraya kulübü satacak kişilerle mücadele edecek kişi yâda kurum?
Bakın, o miras yok oluyor diyorum! “Sesimi duyan var mı?
Buradan Mehmet Yiğiner’e, Hakan Bilgin’e, Mert Tiritoğlu’na, Yusuf Tanık’a, Murat Ağcabağ’a, Levent Onuk’a, Osman Gazi Kandaş’a, Hüseyin Aytekin’e ve şu an ismi aklıma gelmeyen değerli iş insanlarına sesleniyorum;
Böyle bir camianın yok olup gitmesine seyirci mi kalacaksınız?
Perşembe günü görüşmek üzere…
Vesselam
