Son günlerde bahis ve şike operasyonları yeniden futbolun merkezine oturdu. Yapılan müdahaleler önemli, hatta gecikmiş adımlar. Çünkü futbol yalnızca saha içi rekabetten ibaret değil; büyük bir ekonomi ve denetimsiz kaldığında kolayca kirlenebilen bir alan. Bu yüzden yürütülen operasyonlar gerekli. Ancak artık görmezden gelinemeyecek başka bir gerçek daha var: Türkiye’de yıllardır sessizce soyulan kulüpler.
Bahis ve şike ne kadar futbolun kanayan yarasıysa, menajer ilişkileri üzerinden kurulan ve kulüpleri içten içe çürüten düzen de en az o kadar yıkıcı. Elbette bu mesele ele alınırken işini düzgün yapan, kulübüyle sağlıklı ilişki kuran, oyuncusunu olduğu kadar kulübün geleceğini de düşünen menajerleri kırmadan konuşmak gerekiyor. Ama “iyi niyet” kalkanının arkasına saklanarak sistematik hataları da sümen altı edemeyiz.
Türkiye’de birçok kulüp sportif akılla değil, ilişki ağlarıyla yönetildi. İhtiyaca göre değil, bağlantıya göre transfer yapıldı. Teknik direktörle birlikte oyuncu paketleri geldi. Hoca gitti, oyuncular kaldı. Sahada karşılığı olmayan sözleşmeler, kulübün yıllarını ipotek altına aldı. Bugün “kötü yönetim” diye özetlenen çöküşlerin büyük kısmı bu transfer düzeninin doğal sonucu.
Karabükspor, bu düzenin en sert çarpan örneklerinden biri. Avrupa kupası oynayan, Anadolu’da saygı duyulan bir kulüp, birkaç sezon içinde amatör liglere savruldu. Sportif planlama yerine menajer yönlendirmesiyle yapılan transferler, şişirilmiş maaşlar ve kısa vadeli düşünce kulübü nefessiz bıraktı. Geriye kalan sadece borç dosyaları ve kapanan bir futbol hikâyesi oldu.
Yeni Malatyaspor’da da benzer bir tablo yaşandı. Bir anda gelen başarı, Avrupa hayalleri ve “doğru kadro” söylemleri… Ama o kadronun nasıl kurulduğu, kimlerin yön verdiği sorgulanmadı. Aynı çevreden gelen oyuncular, sürdürülemez maliyetler ve plansız büyüme. Para varken her şey yolundaydı, para bittiğinde kulüp savunmasız kaldı. Bugün Malatya futbolu, uzun yıllar toparlanamayacak bir enkazın içinde.
Bursaspor ise bu düzenin belki de en dramatik mağduru. Şampiyonluk yaşamış, altyapısıyla örnek gösterilen bir kulüp, yıllar içinde kendi kimliğinden koparıldı. Üreten bir yapıdan, sürekli tüketen bir yapıya dönüştü. Kulübe ekonomik ve sportif değer katmayan transferlerle zaman kaybedildi. Sonuç; borç, alt ligler ve bir şehrin futbol hafızasında açılan derin bir yara.
Ankaragücü’nde yaşananlar ise artık “tesadüf” kelimesiyle açıklanamayacak noktada. Aynı menajer çevresinin yıllar boyunca kulüp üzerinde etkili olduğu, yüzü aşkın transferin benzer ilişkiler üzerinden yapıldığı bir süreçten söz ediyoruz. Süper Lig’den, kısa süre içinde TFF 2. Lig’e kadar uzanan bir düşüş. Ortaya çıkan tablo: yaklaşık 2 milyar lirayı bulan borç. Daha da acısı, bu çöküşten yeterince ders çıkarılmamış olması. Aynı alışkanlıklar, aynı refleksler ve aynı “kısa vadede kurtarır” anlayışı. Ankaragücü’nün hikâyesi, menajer düzeninin bir kulübü nasıl adım adım tükettiğinin canlı örneği.
Burada net bir ayrım yapmak şart. Menajerlik başlı başına kötü bir meslek değil. Futbolun doğasında var. Sorun, denetimsizlik. Sorun, kulüplerin sportif aklı devre dışı bırakıp teslim olması. Scouting yerine ilişki, planlama yerine günü kurtarma tercih edildiğinde futbol yönetilmiyor, pazarlanıyor. Menajer kazanıyor, oyuncu kazanıyor, ama kulüp kaybediyor. En sonunda şehirler kaybediyor.
Bugün bahis ve şike operasyonları futbol adına ne kadar önemliyse, menajer düzeniyle kulüplerin nasıl içinin boşaltıldığını ortaya koyacak adımlar da o kadar hayati. Aksi halde dün Karabük, Malatya, Bursa, Ankaragücü konuşulur; yarın başka bir kulüp konuşulur. İsimler değişir, hikâye değişmez.
Türkiye futbolunun asıl sorunu kişiler değil, alışkanlıklar. Ve bu alışkanlıklar değişmediği sürece, bedeli her zaman kulüpler, taraftarlar ve şehirler ödemeye devam eder.
